13 Ocak 2020 Pazartesi

Gün Olur Asra Bedel


Tren rayları gibi paralel uzanan ve kesişmeyeceğini bildiğimiz yazgımızın üzerinde yürüyorduk. 

“Bulutsuz gökyüzünde tepede ışıldayan ay, yeryüzünü süt rengi soluk bir aydınlığa boğuyordu.” (s:157) Yol kısa ama yürüyüşümüz ömre bedeldi. Yedigey, dostu Kazangap’ın ölüm haberini aldığı andan itibaren cenazeyi götürüp gömüp dönme süresine Aytmatov, nasıl Kazangap’la Yedigey’in tanışmasını, dostluğunu ve tüm yaşamını sığdırdı ise; bizim de bu yürüyüşümüze; tanışmamız, birimize anlattıklarımız, anlatmadıklarımız ve hiçbir gün anlatamayacaklarımız sığmıştı.

Arnavut taşlarla döşeli dar sokaktan sıralı restoranları olan meydana geçtik. Dışarıya atılan ahşap kare masalar, etraflarında dörder san
dalye ve duvarlardaki rengârenk apliklerle çok hoş görünüyordu. Sohbetin sonunda mekânın tesadüfen seçilmediğini anlayacaktım. Kendimizi özel hissetmemiz bu duyguların en güçlüsüydü galiba. Onun için ne öznesi ne de mekân hafızamızdan silinmiyor. Şaraplar ve peynir tabağı geldiğinde roman üzerinden toplumsal ve kişisel belleği konuşmaya başlamıştık. 

Toplumsal bellek için önemli olan kültürün aktarılmasıdır. Bu da sözlü olarak, masallar ve türküler ile yapılıyor. “Bence türküler eski çağlardan bizlere kalmış bildirilerdir,” diyor Aytmatov (s:190). Kuşaktan kuşağa aktarılarak gelmiş Mankurt Efsanesi ile masalı örnekliyor. 
“Bir insanın elinden malı mülkü, tüm zenginliği, gerekiyorsa yaşamı alınabilir? Ama beynini sakatlamaya kim cüret edebilir? Ey Tanrım, eğer varsan kullarının aklına böyle bir şeyi nasıl getirebilirsin? Yeryüzünde kötülük eksik değilken insanlara bunu nasıl yaptırırsın.” (s:165)
İşkence edilerek hafızasını yitiren insana denmiş Mankurt. Ondan sonra da köle olarak kullanmışlar…Bizde kullanılan “mankafa”nın kökünün de mankurt olduğunu öğreniyorum. 
Bozkır tasvirleri öyle güçlü ki, kitap sayfası bir anda tual olup; kışın “kar denizi” yazın ise “çöl” tablosu oluyor.
Sadece yük trenlerinin durduğu, yolcu trenlerinin durmadığı bir istasyon. Bozkırda sekiz haneli küçük bir köy... Koşulların ağırlığı, yoruculuğu insan olmanın verdiği sorumluluğun yanında eriyip gidiyor.

Ahmet Arif dizelerini anımsatan bir boyutu daha var romanın; “Düşün, uzay çağında bir ayağımız, / Ham çarık, kıl çorapta olsa da biri… ” Bozkırda sürüp gideceğini sanıyordum tüm metnin, uzay bölümleri sürpriz oldu bana dedim. Ve okudum. “Demek oluyor ki bizler, evrende benzersiz, uzayın akıl almaz genişlikteki ıssız boşluklarında kendi türümüzde eşsiz varlıklar değildik! Evrende insanoğlunun dışında ruh taşıyan başkaları da vardır.” (s:70)
Kitapta çok katman vardı ve birini konuşursak diğeri unutulacakmış gibi geldiğinden bölümden bölüme geçiyorduk.

Bireyin otorite ile kavgası, doğa ile kavgası ve en zoru da kendisiyle kavgası. 
“Burada seni öldürecek kimse yoktu ama ölüp ölüp dirilen hep kendindin.” (s:26)
Birçok soru sorulabilirdi, ama benim kafamdaki soru şuydu: 
Kadın neden terk eder? Aslında kalıp mücadele edecek kadar güçlü iken bile neden gider? Böyle öğrenmiş, ontolojik açıdan baktığımızda yazgısına direnen, karşı çıkan, özgürlüğünü yaşayabilen kadın sayısı çok az… Bunlar da tarih boyunca bedelini ödemişler. Geneli genlerine işlemiş olan gitmeyi tercih ediyor. Buna da kendini ikna edecek çok güzel sebepler buluyor. Ötekine bakıyor. Hâlbuki dönüp içine baksa kendisini ve nerede olması gerektiğini görecek. 
Geride kalana kocaman bir boşluk kalıyor, hiçbir şeyin dolduramayacağı boşluk. Bir uzuv gibi, alışkanlık gibi onunla yaşamayı öğreneceği boşluk… Gidenin tutunduğu sebepler kalan için manasız,  çünkü esas olan eylem.

Kalarak giden kendisinden geriye bir şey kalsın ister, Yedigey’in gözyaşlarını sildiği atkı gibi.
Kalmayı denememiş, tercihi hep gitmekten yana olmuş bir kadın olarak, konuyu farklı bir açıdan tartıştığımın farkındaydım, o da… 

Okuduklarımız zamanla fikirlerimizi değiştiriyor demek ki.

Aramızda derinlerde olan bağın gücü, ortak paydamız olan edebiyattan geliyordu. Aşk olarak hissettiğim duygunun zamanla dostluğa evrilmesinde ilk defa kekremsi bir tat alıyordum…

“Bu yerlerde trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelirdi,” diyor roman boyunca yazar…

Geldiğimiz gibi, o dar sokaktan geri döndük…Ay aynı güzellikteydi.


Yazar: Cengiz Aytmayov
Roman: Gün Olur Asra Bedel
Çevirmen: Mehmet Özgül
Yayınevi: Nora (1.Baskı)

6 Ocak 2020 Pazartesi

Lizbon’a Gece Treni





Peter Bieri, romanlarında Pascal Mercier takma adını kullanıyor. Yazar, Felsefe eğitimi almış, eski diller üzerinde çalışan, ‘Zamanın Felsefesi’ konulu çalışmasıyla doktorasını tamamlayan, çeşitli üniversitelerde felsefe profesörü olarak görev yapmış.2004 yılında yayımlanmış Lizbon’a Gece Treni, Avrupada 2 milyon sattıktan sonra Dünya ile satış rekorlarına devam etmiş.
Çok satan kitaplara karşı belli bir önyargı varken, roman bunu kırmış ya da istisnai bir örnek olmuş diyebiliriz. Çünkü, dili, yorumu, kurgusu ile has edebiyat, derinliği, eleştirileri ve sorgulama yaptığı başlıklarıyla iyi bir felsefi-roman. Siyaset, aşk, baba-oğul, anne-oğul, dostluk, ihanet, işkence, din ve dinsizlik. Roman, tema yelpazesinin genişliği ve her bölümde yeni bir karakter katılması ile beslenerek gürleşen bir ırmak gibi akıyor.

 Hikaye bize dört bölümde anlatılmış: Yola çıkış, Karşılaşma, Deneme ve Geri Dönüş.
“Gitmenin ne demek olduğunu bilmeden” çıkış kapısına ilerlerken kahramanımız, aynı zamanda yaşamını hayat yapacak adımları da atıyor.
“Hayatımızın gerçek yönetmeni rastlantıdır, gaddar, acımasız ve büyüleyici bir cazibesi olan yönetmen.” Kurgu, bu rastlantılar üzerine kurulu. Romanı okurken, Unamuno’nun Sis romanındaki “Rastlantı dünyanın gizli ritmidir” cümlesi hafızamızdan yıldız gibi kayıyor.
Prado’nun ablasını tasvir ederken “kadından buz gibi hararet yayılıyordu” diyor! Okumaya keyif katan bunun gibi betimlemeler belleğimizde kalıcı fotoğraflar oluşturuyor.

Kelimeleri ne kadar özenli kullanacağını, ne kadar değer verdiğini, Prado’nun kitabının adında haber veriyor bize yazar: Sözcüklerin Kuyumcusu. “ Martın sonu, ilkbaharın ilk günüydü” diyor 21 Mart yerine, mezarlık demiyor “ ölüler şehri” diyor. Bu sarraflık roman boyunca devam ediyor.
Freud, “çok sayıda filozof ve edebiyatçı, bilinç dışının özüne yaklaşmıştı” demiştir. Tarihin ve insanın derinlerine inmek için metafor olarak arkeolojiyi kullanmıştır. Yazar, Gregorius için, “onu arkeolojik buluntulara bakarken hissettiği huşu içinde inceliyordu” diyor. Freud’u doğrulayan bu tür cümlelere rastlıyoruz romanda.

“Hayat, yaşadığımız şey değildir; yaşadığımızı hayal ettiğimiz şeydir”
Bunun gibi başlı başına tez konusu olacak aforizmalar çok, ama bu asla bir değersizlik yaratmıyor, hatta anlatımı ve dili güçlendiriyor.
“Ötekiler senin duruşma salonundur.” Lacan’a gönderilen selamlardan ve Prado’nun yaşam felsefesini oluşturan cümlelerden birisi.

Romanda fiziksel olduğu gibi baştan sona içsel ve zamansal yolculuk var: ”Yol almakta olan bir trende oturur gibiyim kendi içimde.”
Bölümler gibi, katmanlar da var romanda, bu katmanlar okumayı derinleştiriyor. Notlar, kendi hayatı, antik döneme düşsel yolculuklar ve an’ı yaşaması.
İlgili bölümlerden alıntılar şöyle;“bir yerden ayrılırken geride kendimizden bir şey bırakıyoruz, oradan gitsek de orada kalıyoruz”
“kendilerine özgü kokuları kokladığımızda, sadece uzak yere varmış olmayız, kendi içimizin uzaklarına da varmış oluruz”
Cemal Süreya dizelerinden yardım alarak açıklayayım “Gitmekle gidilmiyor ki, gitmekle gitmiş olamazsın; gönlün kalır, aklın kalır, anıların kalır “

“Yolculuk etmeyen insanlara neden acırız?” sorusuna, “dıştan genişleyemeyecekleri için içlerinde de yayılıp genişleyemezler de ondan” yanıtını veriyor.
Hayata dair bizim adımıza sorular sorup yanıtlıyor.

“Vedalaşmak, insanın kendi kendisiyle de yaptığı bir şeydir. Başkalarının bakışları altında kendisine arka çıkmasıdır” diyor, benzerine az rastlanır güzellikte ve özgünlükte bir veda tanımı, okuru kendi içinin derinliklerine gönderen yüzleştiren pasajlardan birisi. Bunu Bir Prado’nun notlarında, bir de kahramanın yaşadığı anda vurguluyor. Gözden kaçmasın der gibi.
Hayat yolculuğunda, doğduğumuz zaman dilimi, coğrafya, ailenin sosyal statüsü, tesadüfler, rastlantılar yolculuğun seyrini belirler tabii ki, ama raylar da makas değiştirme bilinci bizi istediğimiz yolda yolcu yapar. Gregorisun’un insan ayırımı da felsefi idi;” Okuyan insanlar vardı, bir de ötekiler.”

Okuyan insanlar safında olmaktan ve sizlerle okumaktan mutluyum.
****************************************
Edebiyat Burada'da yayımlanmıştır.

17 Nisan 2019 Çarşamba

Dedem, Kır Abbas ve Kaplumbağalar



Dedem, Kır Abbas ve Kaplumbağalar
Gece boyunca fırtınanın uğultusundan hiçbirimiz uyuyamamıştık. Dedem, mahsulünün durumunu görmek istemiş olacak ki, günün ışımasıyla  kendini fındık bahçesine attı. Kapıdan  içeriye girdiğinde elindeki kırılmış fındık dalları kadar kırgın görünüyordu dedem.  “Bu rüzgâr değil, bu bir afat,” diyerek zararın büyüklüğünü anlatmak istercesine bahçeden topladığı dalları babaanneme gösterdi. Yeşermesi için onca emek verdiği bahçesindeki kırılan dallar, onun kırılan umutlarıydı.
Çaresiz, ağır adımlarla gelip divana oturdu. Elinde tuttuğu dal demetini ayaklarının ucuna, yaz kış kurulu duran, kuzine sobanın önüne bıraktı. Dallar, üzerinde büyümekte olan fındıklarla öylece uzanıyordu. Fındık yaprağının alt kısmı daha mat ve damarlı, üst kısmı daha parlak ve pürüzsüz olur. Bu ağaçta  olsun yerde olsun,  ışığın da oyunuyla bakana ebruli bir görüntü verir. Ama o an dedemin gördüğü renk hoşluğu değildi, bu yıl için ve  gelecek yıllar  için tek geçim kaynağının uğradığı zarardı.
Uzun süre sessiz soluksuz öylece hiç konuşmadan oturdu. Bakışlarımız buluştuğunda, hüznünün bize de yansıdığını anlamış olmalı ki, doğruldu, boş meyve sepetini koluna taktı, “Haydi,” dedi. Dedem önde biz arkada bahçeye doğru yollandık. Dedemin sessizliği bize de sirayet etmişti, hiç konuşmadan ilerliyorduk. Şiddetli rüzgâr neredeyse dalda meyve bırakmamıştı. Elmaların kimisi yeşil çimende mercan gibi parlıyor, kimisi rüzgârın savurduğu ot, yaprak, çalı çırpı altında saklanıyordu. O saklananları bulmak o anki oyunumuzdu. Neşemiz yerine gelmeye başlamıştı. Ta ki, dedem yerdeki kuş yuvasını fark edene kadar. “Eyvah!” dediğinde iş işten geçmişti. Geceki rüzgârda daldaki  kuş yuvası yere düşmüş, yavru kuşlar yere saçılmış, üzerleri çalı çırpıyla örtülmüştü. Ayağını YERDEN kaldırdığında korktuğu başına gelmiş, yavrulardan biri ezilmişti.
Dedem, ufak tefek, hafif göbekli normalde dudağında hep neşeli türküsü olan şen bir adamdı. O şen dedemden eser yoktu. Bu da bir “afat”tı onun için. “Dizlerimin dermanı kesildi,” dedi.  Olduğu yere yığıldı. Üzüntüsünü, çaresizliğini anlamıştık. Biraz oturup toparlandıktan sonra kalktı, yuvayı önündeki fındık dalına sağlam bir şekilde yerleştirdi. Yerden yavruları topladı ve yuvaya koydu. Doğayı sevmeyi, hayvanı sevmeyi, elemi, kederi, umudu, umutsuzluğu köyde öğreniyor insan. Biz de okul tatillerinde dedemle geçirdiğimiz zamanlarda öğrendik.
Tıpkı Fakir Baykurt’un okuduğum bu güzel romanında dediği gibi; “Asıl okul köyün kendisi. Yazlar, kışlar, tarlalar, dağlar, yalçın kayalar! Yalçın yaşam. İnsanı insan eden yaşam.”1 
Emekle üreterek o tatlı yorgunlukla tüketerek yaşanan yaşam.
Coğrafyası, iklimi, doğası farklı olsa da çilesi benzer köylerin; zahmet yokluk ve yoksulluk. Eğitime ulaşma güçlüğü de cabası. Oysa köylerinde eğitim, eğitmen isterler; “Hem de sadece A’yı B’yi değil, iş gücü, hak sormayı, hak almayı belletecek eğitmenler” 3 Okuyana değer verir, onların önce kendini, sonra köyü, sonra memleketi kurtaracağına inanırlar.
Bizde yeşil, bozkırda kuru dallar “direnç türküsü” 6nü söyler. 
Biz yeşilin maviyle buluşmasının coşkunu yaşarız,  bozkır, sarının ve toprak renginin hüznünü. Biz de hoyrat tepeler, dik yamaçlar mevsim geçişlerinde görsel şölen sunar, bozkırda ise, düz ovalar sonsuz ufuklar…


Kır Abbas gibi dedem de biraz küfürlü ama komik konuşurdu. Kır Abbas’ın kaplumbağayı, dedemin yavru kuşu kazara öldürdüğündeki keder de aynıydı. Adını koyamasalar da yaşam hakkına saygı, yaşayana sevgi vardı. “ İnsanın çenesi değil, yüreği konuşmalı” ydı.2  Yürekleri aynıydı. 
Romanda ilerledikçe çocukluğumun köyü gözlerimin önüne geliyordu. 
Dedemlerin evini hatırlıyorum, çift  giriş kapısı olan  toprak mutfakta soba yazları da fırın görevi gördüğü için hiç kaldırılmazdı. İki oda tahta döşemeli ve evin alt katında ahır. Arka cepheden bakıldığında tıpkı Kır Abbas’ın dediği gibi “Kaplumbağaya benziyordu.”4 “Dünyadan bezip yere kapanmış. Yürümek istiyor, yürüyemiyor gibi.” 5 Öyle kasvetli görünürdü. Fakat bizde de bozkırın sarı otlarına inat ağaçlar gökyüzüne erişmeye çabalıyormuş hissi verecek kadar uzundu. Gölge derdimiz hiç olmazdı. 
Tozak köyünde dağdan, taştan bağ yaparlar kıymetli olur hazine gelir el koyar. Biz de dik yamaçlarda filizden ağaç yaparlar rüzgâr, kasırga gelir biçer yerle bir eder ama küsmezler; çünkü yeniden yeşertmeyi bilirler.
 Yazar,  önsözünde hüzünlü oldu bu roman diyor, benim için de hüzünlü bir okuma oldu…
Anadolu'da bir köyü okurken Karadeniz'deki bir köy burnumun direğini sızlatıyorsa, bu edebiyatın ne kadar yaşamın içinde olduğunun kanıtıdır.



Fakir Baykurt /Kaplumbağalar /Literatür Yayınları (19. Baskı)
1:Sayfa  325 2:Sayfa 326 3,4,5 :Sayfa 49 6:Sayfa 8

4 Kasım 2017 Cumartesi

Işığa Yolculuk




Havaalanında ökçeli ayakkabılarla koşuştururken, kalabalığa mı, üzerimi değiştirmeye zaman bulamadığıma mı yoksa ikisine birden mi lanet okuduğumu bilmeden insanlara çarpa çarpa valizimi sürükleyerek bankoya ulaşabildim. İnsanların konuşmalarından yayılan homurtu ortamdaki seslerle birleşince dayanılmaz bir uğultu oluşturuyordu. Kalabalığı ve uğultuyu bölerek ancak üçüncü anonsun sonunda ulaştım bankoya. Derin bir soluk alarak kimliğimi yer hostesine uzattım. Bagaj işlemlerini tamamlayıp uçuş kartımı aldığımda, uçağı kaçırma riskinden ve valizin ağırlığından aynı anda kurtuldum. Yerime oturduğumda, telaştan ve koşuşturmaktan unuttuğum ayaklarımın ağrısını zonklamalarıyla farkına vardım. Bir kahve her şeyi unutturacaktı.

Uçak apronda hareket etmeye başladı. Çok yorgun olmama rağmen, el alışkanlığıyla çantamdan kitabımı çıkardım. Yanımdaki kilolu sayılabilecek bir bey, cüssesine yakışır bir dosyayı dizlerine koymuştu. Yol boyunca çalışacağını, uçağın kalkışının tamamlanmasını beklediğini tahmin ettim. kemer ikaz ışıklarının sönmesiyle tablasını açtı ve dosyayı yerleştirdi, dosyanın altında ince bir kitap ilişti gözüme. Okuyan insanlara has bir merakla kitabın hangi yazara ait olduğunu, bildiğim bir kitap olup olmadığını merak ettim. Ve dayanamayıp ” Kitabınıza bakabilir miyim?” dedim. Cevap vermeden nazikçe uzattı kitabı. Furuğ, Yeryüzü Ayetleri, Seçme Şiirler . Bir şiir kitabı. Mahcup bir tebessümle  “bildiğim bir şair değil” dedim. O Furuğ’u bilmeyişime şaşırdı ben de bir beyin seyahat kitabı olarak şiir seçmesine.

“İranlı kadın şair“ dedi. “O coğrafyada kadına biçilen elbiseyi giymemiş, kendisine aşktan ve sanattan bir elbise yapmış  özel bir kadın.  Onun için Rıza Berahani “İran’da tamamen biriciktir ve dünyada ise kadın biricikleri arasında demiştir. Özgürlüğünü ve sanatını her şeyin üstünde tutmuş, bedelini ömür boyu çocuğunu görmeyerek ödemiş,  o kıtada dile gelmemesi gerek şeyleri şiir olarak yazmış,  cesaretini ispatlamıştır." Soluklanıp kitaptan 37.sayfayı açtı ve sözlerini doğrulayan dizeleri okudu.

“Günah işledim hazla dolu bir günah
 Sıcak, ateşli bir kucakta
 günah işledim demirden
 ateşli, öç  peşinde kollar arasında”
  
Furuğ’un şiirindeki aşkı bilmiyorum ama sizin aşkla bahsettiğiniz belli dedim. Hüzünle baktı, “ona gidiyorum” dedi. Aşk tek taraflı yaşanabilendi,- karşı tarafın ölü olmasının ne önemi var-. Vuslat dedim içimden. Umarım bir aksilik olmaz ve kavuşursunuz. Sanat, kadın, aşk ve cesaret bunlar çok kolay bir araya gelen kavramlar değil en azından kendi coğrafyamdan biliyorum. Hayatımın en güzel yolculuklarından birisi olacağı kesindi artık.
-Yormayacaksam daha dinlemek isterim.
-Okurum tabii, ama isterim ki şiirlerini kendi sesinden dinleyin, sesinin ahengi, vurguları insanı büyüler.
“Söz” dedim, “ilk fırsatta.”

“ah!
bana düşen budur
bana düşen budur
bana düşen
bir perdenin asılışının benden aldığı gökyüzüdür
bana düşen terk edilmiş merdivenden inmek

ve yalnızlık içinde çürümekte olan bir şeye ulaşmaktır
bana düşen hatıralar bahçesinde hüzünle dolaşmaktır
ve "ellerini seviyorum"
diyen sesin kederinde ölmektir”
Çok güzelmiş dedim. Yolculuktan çıkıp özel bir şiir dinletisine dönüştü yol.
Kitabın sayfalarını çevirip okuyacağı  şiire bakındı ve  durdu. Sayfada kırmızı kalemle düşülen notta,
” bazı dizeleri sadece bedelini ödeyenler anlar” yazıyordu.
“orada gece boyunca
göğsümde umutsuzca,
nefes nefese soluyan biri
ayağa kalkıp
seni isteyen birinin
soğuk ellerini
durmaksızın itiyordu”

Notu sormadım.

Aşkın her halini dinliyordum; karşılıklı, karşılıksız, yasak, çok sevilen ve çok seven…

“Aşk gerçekten aşksa, zaman aptalca laftır“ dediği için belki de, zamanı hiçe sayarak gidiyorum dediğinde, alçalmaya başladığımızın anonsunu duyduk.
Kendimi bile kıskandığım olmuştur ama, yaşamayan bir kadını ilk kez kıskanıyordum.
Anılarıma unutamayacağım bir yolculuk, belleğime harika şiirler ve hayatıma özel bir dost katarak  harika bir yolculuğun sonuna geldim…

“herkes biliyor
simurgların sessiz ve soğuk rüyasına yol bulduğumuzu
gerçeği bahçede
adsız bir çiçeğin utangaç bakışında
ve ölümsüzlüğü
iki güneşin birbirine bakıp daldığı
sonsuz bir ânında bulduk biz.”


Kitap: Furuğ/  Yeryüzü Ayetleri/ Seçme Şiirler
Can /7.baskı
Çeviri:Makbule Aras

Mavi Posta Kasım Sayısında Yayımlanmıştır.

29 Eylül 2017 Cuma

Ekinoks



her ömrün bir eylülü vardır

onca yaşadım 

şimdi bildim

Murathan Mungan





"Sandaldan iki dediğimde sen, üç dediğimde  ben atlayacağım." dedi . Kıyıya kadar yüzülecek, yarışı kaybeden biraları  ısmarlayacaktı.  Kabul etmedim, "Birlikte," dedim. "Üç dediğinde."
"Olur." dedi. En azından vicdanı rahatlamıştı. Her kulaçta O'nu kontrol ediyordum, istese benden önce bitirebilirdi, eşitliği seçti. Kıyıya birlikte çıktık ve uzandık. Dalgaların  çekilirken,  çakıl taşlarının yuvarlanışından çıkan o eşsiz melodi ile soluklandık.

Bu bir barışmaydı, biraz karşıyla, daha çok kendimle.

Yokluğunda en çok yeşil gözlerindeki  derinliği özlemiştim. 
Seyretmeye doyamadığım bir ormanı, sürekli belleğimde  taşımanın ağırlığı vardı yüreğimde. Bu ada tatili bize iyi gelecekti. Bedenlerimiz ve ruhlarımız özlediği her şeye kavuşacaktı.

Her kavgada, içimden tuğlalar düşüp tuz buz oluyorken,  yeniden  asla  tamir olmaz dediğim duygularım, her defasında eskisine göre daha sağlam inşa edilmiş oluyordu.
Üzerine çok düşünüyordum; ne  ayrı kalabiliyorduk  ne de birlikte olabiliyorduk. Peki neden kopmuyorduk? Her seferinde son deyip, sonlandıramadığımız şey miydi aşk? Yoksa hiçbir tarife sığmayan şey mi? Olması için ne gerekiyordu? Yanıtı Stendhal’ın 'Kızıl ile Kara' romanındaki cümlede saklıydı: “Eşitlik olmayınca aşk da olmaz”.  Yaşı, mülkiyeti, entelektüel birikimi kısaca her şeyi eşitlemek... Sende fazla olanı  karşıya vererek, bir şeylerden vazgeçerek, verdiklerinin yerine karşıdan bir şeyler koyarak olabilirdi. Bunu başarmaya başlamıştık.

Yanında olmak isteyip de olamadığım bir akşam,  “Bu geceyi ömrümden düşmesinler.“ diye yazdım. Gelen yanıt: “Sensiz geçen hiçbir anı benim ömrümden düşmesinler....” oldu.
Fırtınada tutunacağı dal gibi tutunacağı cümleleri, harç görevi gören anları olmalı insanın.

Eylülü seviyordum.
Denize ve karaya tutkusu eşit olan nadir insanlardanım. Eylülün sararmış yaprakları arasında dolaşırkenki hüznü, denize girdiğim zamanki neşeyi ve ferahlığı seviyordum.

Tatil programını yaparkenki tarihin manidarlığının gözünden kaçmadığını tahmin ediyordum, ama tarihe dair bir şey demediği için sezdi diye kendi kendimi yiyordum…

Rezervasyonu yaptırırken pansiyon sahibine sürpriz  doğum günü  kutlaması yapacağımdan bahsedip gerekli hazırlıkları rica etmiştim. Tatilimizin son gecesine denk geliyordu.  İlk iki gün pansiyon sahibi ablayla kaş göz işaretiyle işbirliğimizi  tatlı bir oyuna dönüştürmüştük. Her şey yolundaydı.

9 Şubat 2017 Perşembe

Veda


Geleceksen bir gün düşüp ardıma
Kula değil, yüreğine sor beni
Sabahattin Ali



Yabancısı olduğum bu şehirde bir tanıdıkla karşılaşmış  gibi, belki de aylardır süregelen alışkanlığımdan kurtulamadığım, siluetini ufuk çizgisine yerleştiğim için, derin bir özlemle seyrediyorum denizi.

Sırtımı surlara dayayıp, yüzüme vuran iyot kokusu belleğimi tazelerken rüzgar saçlarımı dağıtıyor. Şuursuzca geldiğim bu noktada, şuursuzca duruyorum. Kelimeler zihnimdeki şaryoya yerleştirdiğim beyaz kağıda on parmak daktilo yazan birisinin hızında akıyor. Sebebini biliyorum. Bunları ona söyleyememiş olmak. Defalarca tekrarlamaktan müsamere çocuğu gibi ezberlediğim cümleleri ona söyleyebilseydim, çoktan unutulup gitmiş  bu “tahammül mülkünden” kurtulmuş olacaktım. Ama öyle bir zaman olmadı…

Yapmak istediklerimizin listesi şimdi yapılamayacaklar listesi oldu…Ben otururken gelecek saçlarımı toplayacak , boynumdan öpecekti. Yüzüme hüzünlü bir tebessüm oturdu.

Elimdeki telefondan kulaklık marifetiyle kulağıma , kulağımdan tüm hücrelerime ulaşan türkü de Neşet Ertaş “Neredesin sen” diyor. Kaç türkü geçtik de geldik buraya.

Gün batımı buluşma saatini haber veriyor. Sorup öğrendiğime göre gideceğim yer çok yakın, yavaş yavaş yürümeye başladım. 

İnsanın her an yanında olacak bir dostunun olması, gönlünü tam açabilecek samimiyete erişmesi büyük varlık.

Mekana geldiğimde, bahçenin ucundaki son masada, her zamanki şıklığıyla, bekliyordu. Onu gördüğüm an heyecanım mı özlemim mi ağır bastı bilmiyorum.
Bildiğim güvenli bir limanda olduğum duygusunu hissettiren kokusunun, birazdan anason ve iyot kokusuna karışacağı.

 Hep olduğu gibi, zor günlerimde karşımda… 

 “Muhabbet dediğin karşı karşıdır” Karacaoğlan sözleri Musa Eroğlu’nun sesinden oturduğumuz bahçeye yayılıyor… 

Severim böyle tesadüfleri, yerine denk gelen türkü, mevsiminde okuduğun kitap gibi; "Kar yağıyor" der, tülü aralarsın, sokak lambasının etrafında uçuş uçuş kar taneleri...

Türkünün etkisi miydi yoksa varlığının mı bilmiyorum gün boyu düşündüğüm şeyler, geldi sözcüklere dökemeden göz pınarıma toplandılar. Susarak özleyenlere has tavırla, susarak denizi seyrettik… 

Sessizliği dost sesi böldü

 -Karadeniz kıyısındayız ama rakı Ege’de içilir, dedi
-Rakı türküyle içilir dedim
 -Rakı muhabbetle içilir dedi. 
-İçimizdeki dahil diyemedim.

25 Kasım 2016 Cuma

Hoş Geldin


“Her geri dönüş hikayesi, gelecek olarak geçmişimizi seçmektir aslında.” 
Mehmet Eroğlu/ Kusma Kulübü/S:21








“anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık/ anlamak gideni ve gelmekte olanı” diyor Nazım. Anlamak tecrübe işi biraz da. Tecrübe güzel bir şey, olacak olanları biliyorsun; tecrübe güzel bir şey değil, olacak olanları biliyorsun…

Sil baştan yaşayacak dermanın olmadığına, yeni bir enkazı toparlayacak gücün kalmadığına inandığında, her şeye gönlünü kapattığında aslında yaşamın sana öğrettiklerine sığınıyorsun.
Gelmekte olan kışa çoktan uykuya yatmış gibi; derin sakin bir yaşamı seçiyorsun. Ummadığın bir anda, bir el omuzuna dokunuyor; gözlerini açıyor, bir dinginlikle uyanıyorsun. Yaralarının kabuk tutmuş, ağrılarının dinmiş olduğunu anlıyorsun. 
Yaşam bu, gelmeler de olacak gitmeler de. Mesele o med-cezirden kıyımıza ne kaldığı. Her bir gelen yeni bir sevme, giden ise hayatın kekremsi tadının çeşidini öğretiyor… Sevmeyi sevilmeyi becerebilmek de ayrı bir sanat; yapıtın başarısı da gidişte saklı.

13 Şubat 2016 Cumartesi

Aşk Furuğ ve Ölüm

"ben hüzünlü küçük bir periyi biliyorum okyanusta yaşayan ve yüreğini tahta bir kavalda usul usul çalan küçük hüzünlü bir peri geceleri bir öpücükle ölen ve sabahları bir öpücükle yeniden doğacak olan…"
Furuğ Ferruhzad





Mezarlığa inen bir merdivenin başında, çok uzun yoldan getirilmiş varsıl bir şiirle bekliyorum. Cebimdeki dizelerde bir kadın, kesintisiz ve çığlık çığlığa yaklaşık yarım asırdır haykırıyor. Mezarlığın kapısı, resmiyetle sabit bir zamanda ötelenecek ve mollaların verdiği yarım izinle şairin mezarının başında küçük bir anmam olacak. Bir vuslat anı. Furuğ ile buluşacağız. Sade, gösterişsiz ve yürekten bir anma. Ona kavuşacağım.
Günlerden perşembe. Aylardan kasım. Herhangi bir yıl. Saat bire doğru yürüyor ve benimle birlikte iki elin parmakları kadar bekleşenleri var meşhurlar mezarlığının. Benden daha mı çok seviyorlar şairi, benden daha mı çok duyumsuyorlar kadim acılarını, benden daha mı çok çekici buluyorlar toprağın altında bir kadını; hiç bilemiyorum. Sessizce bekleşiyoruz.
Saati geliyor, vakit vuslata erme vakti, iki kanatlı demir kapıdan giriyoruz içeri. Kapının kanatları mavi, sarı küçük camlarla donatılmış. Orta yerinde renksiz kocaman iki kanada yerleşik iki cam daha var. Dışarıdan bakınca mezarlığın içi seçiliyor. Tahran’ın, Elburz dağına sırtını vermiş kuzey yarısında, güz yorgunu bir bahçeye, soğuk, yıpranmış, yalnızlık biriktiren envayi türlü mezar taşları yayılmış. Şairler, hikayeciler, romancılar bedenlerini bu taşların altına saklamışlar. Bir şura toplanmış. Bana ne! Haksızlık değil ki; aşık olduğum için buradayım. İçlerinden birini ziyarete geldim. Önünde dikiliyorum. Saygıyla... Hayır, aşkla... Furuğ, bir tanrıçadır benim için.
Dizelerin mesafeyi kısalttığı çok uzak yoldan geldim, senin için. Eğilip boylu boyunca uzatılmış mezar taşına dokunuyorum. İki parmağımla kapısını çalmak, rahatsızlık vermek istiyorum. İnsan sevdiğini derin bir ölüm uykusunda bile uyandırabilir. Dizelerinin çığlığına dokunur gibiyim. Bir şairin dizelerindeki çığlığa dokunulabilir. Furuğ usulcacık doğruluyor, elini uzatıyor, iki elini birden. Kapkara saçlarından bir iki tutamı, gülen gözlerinin üstüne düşüyor. Sigarasını yakıyor ve “hoş geldin,” diyor. Tane tane, yavaşçacık Farsça konuşuyor.
“Gel ey adam, ey bencil yaratık
Gel, aç kafesin kapılarını...”
Keşke bana deseydin.
Baş eğmez bir kadının sesi duyduğum, mezarlıkta yankılanan. Furuğ’un dizeleri kendi sesinden mutlaka dinlenmeli. Her cesur erkek, kapılmayı göze alarak deneyimlemeli. Bir ses nasıl tanımlanabilir ki? Bilmiyorum. Bir deneyeyim; tekdüze, buğulu, çekici, gizemli bir ses onunki. Biteviye sözcükleri var ezbersiz. İki elini birden tutuyorum. Arada bir derin soluk alıyor ama vermiyor. Biriktiriyor. Belirsizce dışarıya doğru bir acı püskürtüyor, bağırıp, çağırmadan. Farsça ona çok yardımcı oluyor. Acıya acı katıyor, gizeme gizem, çekiciliğine çekicilik.
Birileri, kıskançlığımla malül bir tümce elbette, ölmüş olsa bile hala bu kadına aşık olabilir. Önce dizelerine, sonra çok içmiş yorgun bir gırtlaktan kulağa ulaşan sarhoş sese. “Bir ölüye aşık olmak bütün eski sevgilileri diriltmektir,” demişler. Dememişseler de demiş olduklarını varsayalım. Bütün eski sevgilileri gömmeye geldiğimi anımsıyorum oysa. Furuğ hepsini aşağıya, soğuğun içine çekecek. Bir anılar kabri büyütecek benim için, şurada. Bu mezar taşının altında. Ruhlarını kelepçeleyecek, kendi işkencelerimden sıyrılacağım. Bir onun dizelerine bağımlı kalacağım ahir ömrümde. Keşke müşterek olsak aynı hislerde. O hala ve hep uçarı...
“Vefa gösterdim bir adama
Ancak ayağının tersiyle vurdu o aşkıma ve umutlarıma...”
Ben değilim elbette, ne cüret!

Kızgın mısın benim kadar diye sorsam, öfkeli misin ve aşk acısı aslında derin bir kinin gizlendiği kocaman bir kabir midir?

Cevabını biliyorum: Sorunun ne ehemmiyeti var.
“Verdiğim her şey helal olsun ona
Ancak karşılıksız verdiğim gönlüm müstesna...”
Zweig’ın tanımıyla bir romancı kendi yerçekimi yasaları, kendi kişileri ve kendi yıldızlı gökyüzü ile bir evren yaratan dehadır. Ya şair? Yarattığı evrende yalnız ve mahzun varolmaya mahkum her daim konuşan bir ölü. Bir ölü! Furuğ her daim konuşabildiği için çağırdı; Tahran’a, ona geldim. Sonsuz bir yalnızlığa mahkum edilmiş bir ölüyü görmeye... Ondan önce sevdiğim tüm kadınları gömmeye. Mezar taşına dokunuyor ve itiraf ediyorum bunu. Dudaklarını ıslatıyor evvela, sonra gözlerini kısıyor, sigara dumanı rahatsız da etmiyor ama kısıyor gözlerini. Uzattığı ellerini tutuyorum. Her erkek acı vericidir, her erkek ömürden tüketir, düsturu bu. Dönüp uzanıyor mezarına.
Yere uzanmış bir taşın hiçlenebilecek ağırlığının altında yatıyordu. Başucunda bir çıra, arzusu mucibince dikilmiş, çiçeklerle bezenmiş bir avuç toprak örtüsü. İşte şair budur. Ölü, suskun, yalnız ve tehlikeli...
Herkes bir ölü kadına aşık olabilir; meğer ki adı Furuğ olsun!
Bir araba kazasında başını çarpıyor ve oracıkta ölüveriyor Furuğ. Bir şair gibi ölüyor. Elleri elimde; yanılmışsınız diyor. Bir araba kazası tezgahlanıyor belki de; başına son bir darbe iniyor ve bir şair gibi ölüyor. Yanılmadık, Furuğ’u dizeleri kadar öldüren ne olabilir ki? Annesi ağlıyor, siyah beyaz bir filmin kalabalığında. Gözyaşı bittiğinde yağmur suları çoğalıyor. Mezar içleri, kavi bir mahzunlukla yağmur sularını emiyor.
Bekleşiyorduk az evvel. Mezarlık kapıları sabır telkin ediyordu. Kapılar, önünde bekleşmek için zati. Bir şairin ölüsü yatıyordu içeride. Sonsuz bir yalnızlığa mahpus edilmiş zindanıdır mezarı. Taşına iki parmakla değiyorum. Adettendir diye.
Selamünaleyküm!
Elinde bir sigara ile doğruluyor. Dumanını üflüyor erkek suratlarımıza. Kadınlara yasak bir mezarda yatırıyorlar onu.
Aleykümselam!
Biri, mezarlık şarkıcısı olmalı, biri, elinde bir kemanla bağrımıza işlemeli şair çığlıklarını. Furuğ, bir kadın, önce, her şeyden önce. Furuğ sonra şair. Belki kadın şair. E, ne çok var değil mi? Değil! Furuğ, bir direniş öyküsü, bir cüzzam karantinası. Kara elleri dokunacak bekliyorum. Dokunuyor. Furuğ, varlıkla yokluk arasında bir kadın. Mahkum. Yalnız. Yalnız...
“Bu dışı zahit güruhla
Kolay değildir bu mücadele biliyorum...”
Furuğ’un doğduğu 1935’in beş ocağında, ay,  güneş ile dünya arasına sokulup ışığı kesti. Güneş tutuldu diyorlardı ama İran zaten koca bir zindandı. Kadınlara karanlık bir memleket. Erkeklere işkencehane... Rıza Pehlevi’nin bakanları ya zindanlarda öldürülüyor ya da intihar ediyorlardı. Furuğ gelebileceği kadar erken gelmişti dünyaya. Gelebileceği cehennemi kendi seçmiştir. İnattır.
Mezar taşını tercüme ediyorlar, ben başucunda dikiliyorum.
“Ben gecenin ve karanlığın bağrından konuşuyorum sizinle
Eğer benim evime gelirseniz bir çıra getirin
Ve bir pencere açın oradan...”
Ona geldim.
Bir karanfil koyuyorum, içinde saklı şiir. Varsıl bir şiir. Yoksul dizeleri hiç olmamış bir kadının mezarındayım. Aşkımı itiraf etmeye geldiğimi biliyor. Bir film çekecektir dünyaya dönse. Ben şiirlerinde yaşamayı seçtiğim için görmezlikten geliyorum. Tüm eski sevgililerimi, aşklarımı gömüyorum ona ait ışığın altına.
 Yolculuyor.
“Bir daha gelme!”
Furuğ, mezarlığın ışıklar içindeki kraliçesi. Ellerini alıp gidiyor.
“ve bu benim
yalnız bir kadın
soğuk bir mevsimin eşiğinde,
yeryüzünün kirlenmiş varlığını anlamanın
başlangıcında
ve gökyüzünün yalın ve hüzünlü umutsuzluğu
ve bu beton ellerin güçsüzlüğü...”


Mustafa Doğan - Kasım 2015 / Tahran

8 Şubat 2016 Pazartesi

Daktilo

“..dün, bugünün anısından ve yarın, bugünün düşünden başka bir şey değildir”
Halil Cibran/ Ermiş/ s:34  






Hazirandı. Havanın serinliği mevsimi yalanlıyordu. Bu biraz gecenin, biraz da hikâyeyi dinlerken kanımın çekilmesinin etkisi idi.

Dinlemeyi çok arzu ettiğimi biliyordu, ama yol boyunca tek bir kelime söylemedi. Ben de ısrar etmedim. Çünkü tembihliydim. “Sana bunu orada anlatacağım” demişti. Bir şeyi ikinci kez söylemeyeceğini, o noktada susacağını bilecek kadar iyi tanıyordum onu. Israr etmeyişimin sebebi merak etmemem ya da içimden “Ya ne olurdu, yol boyunca azar azar anlatsa, dinleye dinleye tüketsem yolları, vardığımızda, tam söylediği yerde final yapsa” demediğimden değil, onu bildiğimdendi.

Bir buçuk saat uçak yolculuğunun ardından havaalanında kiraladığımız araçla, iki saat de kara yolculuğu yaptık. Benim için hatırı sayılır bir yolculuktu. Ama ne hikmetse hiç yorgunluk ve ağırlık hissetmiyordum. Aksine dingindim.

Ege’ye varış benim için gündüz gözüyle olmalıydı. O maviliğin gözlerimden başlayıp iliklerime kadar teneffüs etmesini sevmişimdir hep. Gecenin ışıltısı, ışıkların suda yansıması da ayrı bir güzellik, hatta görsel şölen, ama tercih şansım olsa her zaman gündüzü seçerim. Olmadı. Hava kararmaya başlamıştı.

Kuşadası’nın girişinde heyecanım arttı. Sessizliği bölen olmak istemediğim için bir şey sormadım. Ama meraktan ölmek üzereydim. Önce rezervasyon yaptırdığımız pansiyona mı gidecektik, yoksa bana öyküsünü anlatacağı yere mi? Her ikisine de hazırdım. Ben düşünürken, bir balıkçı barınağının önünde el frenini çekti. Önce öyküyü dinleyecektim.

Yolda durup, şarap, kadeh ve tirbuşon almasından anlamalıydım aslında…

Hiç konuşmadan araçtan indi, onu izledim. Bagajı açtı, orayı tezgâh gibi kullanıyordu. Şarabı kadehlere doldurdu. Birini bana uzattı. Aracı park ettiği yerin az ilerisindeki banka doğru yöneldi. Galiba neresinden başlayıp, ne kadarını anlatabileceğini tartıyordu. Bu sessizlikte; onun anlatmadan, benim dinlemeden dolan gözlerimizin de payı vardı. Onun için anlatmak ne kadar zorsa, benim için de dinlemek…

Oturdu. Yanına iliştim. Sevgili gibi değil de yeni tanışan iki arkadaş gibiydik. Onun kadehi aramızda, benim kadehim elimdeydi… Uzaktan bakan birisi, bizi tesadüfen oraya gelmiş oturmuş iki insan zannederdi. İkimizi bir araya getiren öykünün böyle ayrıştırmasını yadırgamadım. Çünkü o an benim yanımda değil, anılarının içinde, bitmiş olmasına rağmen kıskandığım kadının yanındaydı. Bitmek! Aşkta var mı? Bence yok…Mungan'nın öyküsünün son cümlesini anımsadım "Bir aşk birçok aşktan yapılıyor ve ayrılınmıyor hiçbir seferinde!"

Deniz, kayıklardan yayılan renkli ışıkların yansımasıyla uzaktan izlenen lunaparka benziyordu.

"Burası” dedi. Nefesimi tuttum.

Onun için ne kadar özel olduğumu, buraya kimseyi getirip anlatmadığını, bunun istisna bir durum olduğunu söylemeyeceğini biliyordum. O da söylemediği halde bu ayrıcalığın farkında olduğumu biliyordu. Beklediğim gibi konuya direkt giriş yaptı

“Âşık olmuştum.”

Şu karşıki kayıkta çilingir masamı kurmuş gün batımını izliyordum. Ne zaman gelip bu banka oturduğunun farkında değildim. Sigaramı yaktığım an, geldi, “Çakmağınızı alabilir miyim” dedi, “İsterseniz rakı bile alabilirsiniz” diye cevap verdim. “İsterim” dedi ve yanıma oturdu. Bir iki kadeh içtik, havadan sudan konuştuk, hoş muhabbet oldu. Müsaade istedi ve gitti.

Sabahtan başlayıp bütün gün, tekrar gelir mi acaba diye içten içe düşünürken, oyalanmak için balığa çıktım. Gelirse yemeğimiz hazır olsundu. Oltayı attım ucunda balıkla çektim. Balığa baktım; onu tekrar denize atsam, özgürlüğünü versem, o bunu ister miydi? Yoksa “Sana ne be adam, geldim işte, gerisi benim sorunum” mu derdi. Bunu düşündüm, onu düşündüm derken akşam oldu. Aynı saatlerde yine çıkıp geldi. Bu kez doğrudan doğruya kayığa. Renk skalasından oluşan puzzlemın noksan parçası tamamlanmış oldu gelişiyle. Mangalda yanan ateşin kırmızısı, gün batımının turuncusu ve saçlarının sarısı karşısında manzaram doyumsuz, sohbet akıcıydı. Nerelisin, ne yapıyorsun, burada mı yaşıyorsun hiçbir şey soramadım. Sohbetin sonunda sorarım diye erteledim, galiba biraz da bilmekten korktuğum için erteledim. Anı yaşa derler ya, anı yaşadık… Yine müsaade istedi ve gitti. O esriklikle uyumuşum.

Sabah uyanınca başladım kendime küfretmeye, nasıl hiçbir şey sormazsın, nasıl hiçbir bilgisini almazsın… Ya gelmezse diye kaygılanıyor ama diğer yandan da belki gelir diye de ümitlenip hazırlık yapıyordum… Bu kez üzerime bir ağırlık çöktü, aperatiflerden bir masa hazırladım.

Tüm organlarımın yer değiştirdiği, hiç birine söz geçiremediğim, bildiklerini okudukları o saat. Gün batımı; gelişini haber veren bir alarmdı artık benim için.

Bu kez çok kararlıydım, gelir ise, onu yakından tanımak için ne gerekiyorsa soracaktım. Aynı saatte elinde el işi bir masa örtüsü ile çıkıp geldi. Örtüsüz masada yemek yemeyi sevmiyormuş. Katıla katıla güldüm; kayık ve örtü. Bir kaç kadeh içtik, aynı türküleri sevmek, aynı dünya görüşüne sahip olmak, konuştukça sevinçten çıldırayım mı yoksa kahrımdan öleyim mi bilemiyordum. El işlerine olan merakından, yöresel motiflerden bahsetti. Hiç ilgilenmediğim bir konu olduğu halde onu saatlerce dinledim. O mu güzel anlatıyordu, konu mu değişik gelmişti bilmiyorum.

Kayığın sudaki hafif hafif sallanışı, konuşmanın ritmi, sarhoşluğun etkisi ile sanki dans ediyormuşuz hissini yaşatıyordu bize. Bir ara durgunlaşınca önemli bir şey söyleyeceğini anladım. “Bu gece burada seninle uyumak isterim.” Rahat edip edemeyeceğini sorgulamadım, öyle istemişti. Mutlu oldum. Omuzlarımıza polar şal aldık, başı göğsümde, kokusu burnumda öylece uyuyup kalmışız. Uyandığımda yoktu. Omzumda bir boşluk, masanın üzerinde maket bir daktilo ve not vardı. Yaz. Mevsimi niye yazmış derken, birden şimşek çaktı. Yaz, okuyacağım demek istediğini anladım… Yaşananlar düş müydü, gerçek miydi diye düşündüm. Masada örtü ikinci bir kadeh ve hediyesi olmasa, kesinlikle düş derdim. Akşam oldu, gün battı gelmedi. Sırtüstü uzandım.

Aşk insanı kündeye getirince, yıldızların nasıl parlak, nasıl uzak, nasıl dokunulmaz olduğunu anlıyorsun.

Aşk, gidenin ardından yüreğin sızlaması, yeri dolmayan bir boşluk ve geleceğine dair ümit imiş…

Dünya benim için kum saati idi artık; gün batımında getirdiğini gündoğumunda alan.Toparlanmam hayli zaman aldı.

Sonrasını biliyorsun” dedi.

Konu bana gelince yine sustu… O maket daktiloya dokunduğumdaki bağırışını, kırgınlığımı hiç unutmayacağım… Özür dilemeden, kendini affettirmenin en naif yolunu seçmişti. Sana bunu yerinde anlatacağım dediğinde çok derinlerinde sakladığı özel bir anısı olduğunu anlamıştım.

Yarım kalan aşk öykülerini ancak ölüm tamamlar.

Onun bir tarafı bu hikâye ile ölmüştü, onun için üşümüyordu. Ben ise üşüyordum ama bunu ona söylemiyordum.


26 Aralık 2015 Cumartesi

Bir Yıl

"sadece günlerdir, zaman, yalnızca günlerin arasından akıp gider"
  Hermann Broch /Vergilius’un Ölümü /s:57

                                                                                              



Her yıl sonu, ister istemez düşünüyor insan; ben bu yıl ne yaptım? Kişisel tarihime ne kattım? Yaşam felsefemde ne gibi değişikler oldu…  Dönüp bakıyorum, ay ay, gün gün…

Blog’umun  bir yaşını kutladım. Benim için çok kıymetli  bir uğraş. Yazılarım için aldığım iltifatlar kadar çok az şeyden  memnuniyet duydum… On iki yazı ile, iki binden fazla okunma mutluluk verici bir başarı.

İki üç yıl aradan sonra -çok keyifli saatler yaşadığım – ekibimle  halk oyunlarına başladım. Yine adım adım memleketi dolaşıp; halayı, horonu, kaşık havası, zeybeği ile her yöreden bir adım, her  ezgiden bir duygu yaşayacağım.

Yılın ikinci yarısı, bol eğitimli geçti. Yolculuklar, telaşlar, bir kadeh şarap ile unutulan yorgunluklar… İstanbul’u dinledim, öğrendim.. İşim için önemli iki sertifika aldım.

Çok güzel kitaplar okudum  bu konu da mütevazı olamayacağım, seçme ve tavsiye üzerine okuduğum  için okuduğum her bir kitap diğerinden güzeldi. .. “Güzel kitaplar, güzel dostluklar, ya da güzel dostluklar güzel kitaplar getiriyor”  her haliyle bu söz benim için yaşam buldu

Güzel kitap konusunda olduğu gibi dostlarım konusunda da mütevazı olamayacağım. 2015 bana, yeri dolmaz dostlar kattı .

Dostluğu zaman ve mekandan bağımsız yaşayabilen şanslılardanım… Dostlarım ve yaşamımdaki herkes, istediği zaman sorgusuz sualsiz gitme hakkına sahiptir. .. Hayatımın hiçbir evrensinde ısrarcı olmadım. Bu da bana,  kendi kendime tutunarak ayakta kalmayı öğretti.

Yıl içerisinde, unutamayacağım, daha doğrusu Zorba’nın  dediği gibi “ unutmaktan korktuğum”, kendimi kıskandığım anlar yaşadım. Zamanın kıymeti  bu anlarla ölçülüyor ise, benim için paha biçilmez bir yıldı…

Madalyonu çevirdiğimde çok üzüldüğüm, incindiğim, pişmanlık duyduğum telafisi mümkün olmayan anlar da var. Yaşam son bulmadan, sürprizler,  kırgınlıklar, ayrılıklar da son bulmayacak sanırım…
  
Yaşım ilerledikçe, daha içime, daha kendi dünyama dönüyorum, o küçük dünyada mutluyum… İçerisi çok keyifli… Ailem, dostlarım, kitaplarım ve  anılarım… Az ve öz…

Vazgeçme yetisine sahip olmadığım için; hayatıma çok nadir insan dahil ediyorum.
Onlar da buna değecek insanlar oluyor… Bu yetiyi  esirgeyen  Tanrı, seçme becerisinde ayrıcalıklı davranmış…

Bir yıla bakayım derken, yaşamımın tamamına  baktığımı fark ettim… Anılar inci gibi, tek tek oluşuyor ve  zaman zincirinde yerini alıyor…

İnsan bazen belleğine hayret ediyor; yılları bir soluğa nasıl da sığdırıyor.

Gelecek yıl bana ne getirsin diye kendime sorduğumda; “var olanlar gitmesin yeter “ diyorum…

Sizler için dileğim; yeni yıl gönlünüzdekini getirsin… 

15 Ekim 2015 Perşembe

Sürgünde Bir Kovboy


"Doğan gün umutlara gebedir"
Jean Yvane /Sürgünde Bir Kovboy /s:60



Yaşamı katlanılabilir kılan şey, belki de güzel tesadüfler. Bir dost sahaf önerisiyle edindiğim öykü kitabına, en az öykü kadar, dostluk ve vefa kokan bir yazıda rastladım.

“o zaman iyi geçirilmiş bir yaşamın; bazıları için acının ta kendisi olduğunu düşündü” cümlesini okuduğumda, acıyı ortak dil edinenlerin, ortak paydasında bu kitap olmalı diye düşünmüştüm. Sanırım yanılmamışım…


Sürgünde Bir Kovboy – Azıcık Tanıtım, Azıcık Eleştiri Yazısı
Sözcükler, yazarının eline düşünce, onun kurgulayabileceği dünyanın tek sınırı vardır: düş gücü. Bu düş gücü kimi yazarlar için sınırı çizilemez bir hal almaz mı? Bilim insanlarının, din adamlarının, -onlara da bir gün cinsiyetçi tavrı reddedip din insanları diyebilecek miyiz- hatta politikacıların mesnetsiz zırvalamalarının bile “görülebilen ufukları,” yazar tarafından alaşağı edilir. Yazar,  teması olarak seçtiği insanı, doğayı, dünyayı ya da ruhu öylesi bir tasvir ile “görülebilen ufukların” arkasına taşır ki; sınırlamacılar, düşünce korkakları, sansürcüler apışıp kalırlar. Öylesi kitaplardan birini okudum geçenlerde. Yazmaya çalışacaktım, aldığım notlar vardı, erteledim. Kitaba, sözcüklere ve yazarlara dair yukarıdaki açıklamayı yapıyorum çünkü, kestirmeden büyülü gerçeklik deyip de güdükleştirmeme niyetindeyim. Okutana, vesile olana bir müteşekkir olma halim var oradan devam edeyim. Kitabı, olasıdır; kitabevi raflarında bulmak güç. Azimli okur için kaynak iyi bir sahaf ya da kitap armağan etmeyi becerebilen duyarlı bir dost olabilir.

Sürgünde Bir Kovboy, bu girizgahın objesidir.

8 Eylül 2015 Salı

Eleştiri


“Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz.”Sabahattin Ali / Kürk Mantolu Madonna




Neden sürekli eleştiriyoruz?

Özellikle, sosyal medyada okuma üzerine…

“Twitter’da Facebook’ta paylaşmak için okuyorlar.” “Takipçi sayılarını arttırmak için, beğenilmek için kitaplardan paylaşımlar yapıyorlar.” Sürekli bir eleştiri bir küçümseme hali…

Okurun az olduğu memleketimizde, böyle eleştirme hakkına sahip miyiz? Bence değiliz. İnsanlar okusun. Heves kırmamak lazım. Belki önce paylaşım için okuyacak, sonra keyif alacak ve sürekli okuyacak. Merdiven ve basamak ilişkisi gibi düşünüyorum. İlk basamağa basmadan tepeye çıkamayız. Herkes kolejden, iyi edebiyat öğretmenlerinin elinden geçmiyor veya okuma alışkanlığı olan ailede yetişmiyor.

Vay efendim “kitapla fotoğraf çektirmek için kitap alıyorlar.” Alsınlar. Dünyanın en güzel objesi, çektirsin  fotoğraf ne var?

En somut örneklerden birisi de; Kürk Mantolu Madonna, çok fazla alıntılama yapıldığı, çok satılanlar listesinde hep liste başı olduğu için, en çok da onun üzerinden yürüyor eleştiriler. Karikatürünü de yaptılar. Kürk Mantolu Madonna, bir bu kadar daha okunsa hiç ses etmem, keşke okunsa. Edebi derinliğine inilmeden, felsefi olarak tartışılmadan, yazarının bu memlekette ne çektiği sorgulanmadan, düz bir aşk hikâyesi gibi okunması elbette tartışılmalı. Bu bir bilinç. Biz de bilinçli bir toplum olma yolundayız. Bunu kabullenip ona göre eleştiride bulunmalıyız. Okullarımızda edebiyat dersinden bize kalan sadece “failatün failatün failatün failün” Ezbere dayalı  eğitim sisteminden de başka bir beklentimiz olamaz.


“Kitapların içinden cümleler seçilip yazılıyor”, sık rastladığım eleştirilerden birisi de bu. Seçilsin. O cümleyi paylaşan kendinden bir şeyler bulduğu için paylaşıyordur,  bunu da seçici algısıyla yapıyordur. Tezer Özlü’ nün dediği gibi; “Tek bir kelimeden binlerce anlam çıkardığım günler de oldu, yazılan uzun cümleleri görmezden geldiğim günler de.”
Diğer yandan, belki o cümleyi kuran yazar merak edilecek, belki o eser merak edilecek. Ve bir kitap okunacak.
Burada sorun; cümlenin doğru alıntılanıp alıntılanmadığıdır.  Nazım’ın diye ne şiirler, Can Dündar’ın diye ne makaleler okuyoruz.  Bunu hep birlikte eleştirelim.


Konu nitelik ve nicelik tartışması değil. Konu edebi değeri olan- olmayan eser tartışması da değil. Bunlar çok başka şeyler… Düşüncelerim, popüler kültüre hizmet ediyor gibi algılanabilir. Değil. Ben de karşıyım ona, seçici bir okur olarak fikrim; nitelikli, bize değer katan eserler okumaktan yana. Fakat fikrimin bu olması bana kimseyi aşağılama hakkını vermez.

Bu memleket cahili kadar, entelektüelinden de çekti. İnsanları dışlamadan yana değil, kazanmadan yana olmalıyız.

“Oymacılıkta kural eleştirilerde de geçerlidir, oyulacak yer kesilmez.” Kesmeyelim. Güzele, güzelliğe evirelim…

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Gölgeli Şarkı


"Günler uzun bir tespihin taneleri gibi art arda diziliyordu"
Maria Barbal/ Gölgeli Şarkı




Okuduğum kitap, edebi tür olarak bir novella. Benim için ise; küçücük bir roman, kocaman bir öykü.

Kadının her hali; çocuk, genç-aşık, yetişkin-anne, olgun-eş ve büyük-anne. Saç örgüsü zarafetinde yıllar ve duygu geçişleri…

Köyde geçen harika bir öykü… Dağ bayır, dere tepe dolaşmak, betonların arasında okurken , doğanın yeşille ve suyla ritmini hissetmek…

Yazarın yetiştiği coğrafyanın koşullarını bir cümle ile anlıyoruz “iş çok, ekmek kıttı”. Emeğin yüceliğini, çalışmanın meşakkatini, çalışırken neler kaçırdığımızı, görüyoruz…

Kadın olmak zor, her yaş da ve coğrafyada… Bazen çalışmaya sığınıyoruz, bazen çocuklara… Bunları yüreğimizin bam teline basarak anlatmış yazar…

Mülkiyet mi, insanca yaşamak mı sorgusu?.. Öğrendiklerimizi yaşama geçirmede ne çok zorluk çekeriz. “İnsanlar nesnelerden daha önemlidir ama, anlamakta zorlanıyordum.” diyor

Altını bir değil, bir çok kez çizmek, sayfayı kazımak istediğim cümlelerden biri: “aşık olup çılgın gibi sevinç hissettiğim o dönemi bir kayıp cenneti hatırlar gibi hatırladım”

Kırılan düşlerimizi, yüreğimize gömdüklerimizi bulmaz mıyız bu cümlede? “Günler yüreğimin üzerinde bir mezar taşı gibiydi”

Zamanın uzunluk birimi acılarımıza göre değişiyor, “sanki, bir buçuk ayda bir sürü yıl yaşamıştım” diyor yazar…

Çocukluğumuzdan içimize işlemiş, köklerimizin olduğu toprak kokusu, o özel rayiha, belleğimizi tazeler. Onu duyumsadığımız an bedenimiz nerede olursa olsun, ruhumuz yola düşer; çocukluğumuza ve köyümüze gider…

Yaşamda acıyla, yoklukla, güçlükle, mücadele ettiğimiz sürece varız.

“İçimde çoktan havluyu atmıştım” dediğimizde, ancak o zaman, dans biter; şarkılarımıza gölge düşer…

Bunu bize 92 sayfada anlatan bir yazar var… İyi ki var, iyi ki yazmış…