17 Nisan 2019 Çarşamba

Dedem, Kır Abbas ve Kaplumbağalar



Dedem, Kır Abbas ve Kaplumbağalar
Gece boyunca fırtınanın uğultusundan hiçbirimiz uyuyamamıştık. Dedem, mahsulünün durumunu görmek istemiş olacak ki, günün ışımasıyla  kendini fındık bahçesine attı. Kapıdan  içeriye girdiğinde elindeki kırılmış fındık dalları kadar kırgın görünüyordu dedem.  “Bu rüzgâr değil, bu bir afat,” diyerek zararın büyüklüğünü anlatmak istercesine bahçeden topladığı dalları babaanneme gösterdi. Yeşermesi için onca emek verdiği bahçesindeki kırılan dallar, onun kırılan umutlarıydı.
Çaresiz, ağır adımlarla gelip divana oturdu. Elinde tuttuğu dal demetini ayaklarının ucuna, yaz kış kurulu duran, kuzine sobanın önüne bıraktı. Dallar, üzerinde büyümekte olan fındıklarla öylece uzanıyordu. Fındık yaprağının alt kısmı daha mat ve damarlı, üst kısmı daha parlak ve pürüzsüz olur. Bu ağaçta  olsun yerde olsun,  ışığın da oyunuyla bakana ebruli bir görüntü verir. Ama o an dedemin gördüğü renk hoşluğu değildi, bu yıl için ve  gelecek yıllar  için tek geçim kaynağının uğradığı zarardı.
Uzun süre sessiz soluksuz öylece hiç konuşmadan oturdu. Bakışlarımız buluştuğunda, hüznünün bize de yansıdığını anlamış olmalı ki, doğruldu, boş meyve sepetini koluna taktı, “Haydi,” dedi. Dedem önde biz arkada bahçeye doğru yollandık. Dedemin sessizliği bize de sirayet etmişti, hiç konuşmadan ilerliyorduk. Şiddetli rüzgâr neredeyse dalda meyve bırakmamıştı. Elmaların kimisi yeşil çimende mercan gibi parlıyor, kimisi rüzgârın savurduğu ot, yaprak, çalı çırpı altında saklanıyordu. O saklananları bulmak o anki oyunumuzdu. Neşemiz yerine gelmeye başlamıştı. Ta ki, dedem yerdeki kuş yuvasını fark edene kadar. “Eyvah!” dediğinde iş işten geçmişti. Geceki rüzgârda daldaki  kuş yuvası yere düşmüş, yavru kuşlar yere saçılmış, üzerleri çalı çırpıyla örtülmüştü. Ayağını YERDEN kaldırdığında korktuğu başına gelmiş, yavrulardan biri ezilmişti.
Dedem, ufak tefek, hafif göbekli normalde dudağında hep neşeli türküsü olan şen bir adamdı. O şen dedemden eser yoktu. Bu da bir “afat”tı onun için. “Dizlerimin dermanı kesildi,” dedi.  Olduğu yere yığıldı. Üzüntüsünü, çaresizliğini anlamıştık. Biraz oturup toparlandıktan sonra kalktı, yuvayı önündeki fındık dalına sağlam bir şekilde yerleştirdi. Yerden yavruları topladı ve yuvaya koydu. Doğayı sevmeyi, hayvanı sevmeyi, elemi, kederi, umudu, umutsuzluğu köyde öğreniyor insan. Biz de okul tatillerinde dedemle geçirdiğimiz zamanlarda öğrendik.
Tıpkı Fakir Baykurt’un okuduğum bu güzel romanında dediği gibi; “Asıl okul köyün kendisi. Yazlar, kışlar, tarlalar, dağlar, yalçın kayalar! Yalçın yaşam. İnsanı insan eden yaşam.”1 
Emekle üreterek o tatlı yorgunlukla tüketerek yaşanan yaşam.
Coğrafyası, iklimi, doğası farklı olsa da çilesi benzer köylerin; zahmet yokluk ve yoksulluk. Eğitime ulaşma güçlüğü de cabası. Oysa köylerinde eğitim, eğitmen isterler; “Hem de sadece A’yı B’yi değil, iş gücü, hak sormayı, hak almayı belletecek eğitmenler” 3 Okuyana değer verir, onların önce kendini, sonra köyü, sonra memleketi kurtaracağına inanırlar.
Bizde yeşil, bozkırda kuru dallar “direnç türküsü” 6nü söyler. 
Biz yeşilin maviyle buluşmasının coşkunu yaşarız,  bozkır, sarının ve toprak renginin hüznünü. Biz de hoyrat tepeler, dik yamaçlar mevsim geçişlerinde görsel şölen sunar, bozkırda ise, düz ovalar sonsuz ufuklar…


Kır Abbas gibi dedem de biraz küfürlü ama komik konuşurdu. Kır Abbas’ın kaplumbağayı, dedemin yavru kuşu kazara öldürdüğündeki keder de aynıydı. Adını koyamasalar da yaşam hakkına saygı, yaşayana sevgi vardı. “ İnsanın çenesi değil, yüreği konuşmalı” ydı.2  Yürekleri aynıydı. 
Romanda ilerledikçe çocukluğumun köyü gözlerimin önüne geliyordu. 
Dedemlerin evini hatırlıyorum, çift  giriş kapısı olan  toprak mutfakta soba yazları da fırın görevi gördüğü için hiç kaldırılmazdı. İki oda tahta döşemeli ve evin alt katında ahır. Arka cepheden bakıldığında tıpkı Kır Abbas’ın dediği gibi “Kaplumbağaya benziyordu.”4 “Dünyadan bezip yere kapanmış. Yürümek istiyor, yürüyemiyor gibi.” 5 Öyle kasvetli görünürdü. Fakat bizde de bozkırın sarı otlarına inat ağaçlar gökyüzüne erişmeye çabalıyormuş hissi verecek kadar uzundu. Gölge derdimiz hiç olmazdı. 
Tozak köyünde dağdan, taştan bağ yaparlar kıymetli olur hazine gelir el koyar. Biz de dik yamaçlarda filizden ağaç yaparlar rüzgâr, kasırga gelir biçer yerle bir eder ama küsmezler; çünkü yeniden yeşertmeyi bilirler.
 Yazar,  önsözünde hüzünlü oldu bu roman diyor, benim için de hüzünlü bir okuma oldu…
Anadolu'da bir köyü okurken Karadeniz'deki bir köy burnumun direğini sızlatıyorsa, bu edebiyatın ne kadar yaşamın içinde olduğunun kanıtıdır.



Fakir Baykurt /Kaplumbağalar /Literatür Yayınları (19. Baskı)
1:Sayfa  325 2:Sayfa 326 3,4,5 :Sayfa 49 6:Sayfa 8